Biz kadınlar hassasız, duygusalız,ayrıntıya takılırız.. Bizler kabulleniriz,mutsuz olduğumuzu bilsek de devam ederiz,koşullara alışırız, değiştirmeye çalışana saldırırız.. Duymak istemediğimizi duymaz, bilmek istemediğimizi bilmeyiz, içimizde bir yere atarız ama unutmayız... Kalıplar içinde yaşarız, erkek-egemen toplumda belirlenen.. “Başkası ne der” en önemli sloganımızdır, yapmak istediklerimizi yapamayıp, bizim yapamadıklarımızı başkası da yapmasın istediğimizden.. Bizler kıskanırız, erkekleri değil olmak isteyip de olamadığımız kadınları.. Kıyaslarız kendimizi, artılar eksiler ararız, kendi artılarımıza sevinirken başkasındakilere üzülürüz...Yapamadıklarımız için hep bir bahane sunarız.. Sessiz olur kavgalarımız, içimizden “ben haklıyım” işte diye bağırsak da, hep ilk özür dileyen biz oluruz erkeklerden, onları alttan aldığımız için kendimizle gurur duyabiliriz hatta. Ama içimizde hep şımartılmayı isteyen bir yan vardır, yaptığımız “fedakarlıklar”a karşılık.. Zaten hiçbir şeyin karşılıksız sevilmeyeceğini düşünürüz, ta ki anne olana kadar. Annelerimiz böyle der bize çünkü: Sadece anne olduğumuzda, birini karşılık beklemeden sevebileceğimizi ve kabullenebileceğimizi.. Bizi erkeklerden ayıran en önemli özellik sanırız bunu..
Peki bir kadın neden Aikido yapar? Sırf “canı acır,incinir,bayanlar narindir zaten” düşüncesiyle, saldırıları bile gerçekçi yapmayan, daha tekniği yapmadan kendisini yere atan;ya da bizi her teknikte sınayan ve “ne işiniz var burada” der gibi bakan; ya da erkeklerin hakim olduğu bir disiplini “kadın olmamıza rağmen” yapmaya devam ettiğimiz için bizi takdir eden erkeklerin olduğu bir ortamda.. Her yerde şımartılmayı seven kadın neden aikido yaparken bu şımartılmadan mutlu olmaz o zaman? Neden kendisinin de erkeklerden farklı olmadığını kanıtlamaya çalışır? Ortak olan nedir peki?
Peki ben, hayatımdaki pek çok “rağmen”e rağmen, neden hala vazgeçmiyorum Aikido yapmaktan? Dojoya her seferinde farklı hislerle adım atıp, farklı hislerle ayrılmama rağmen değişmeyen “bir” şey olmalı beni burada olmak için çeken. Kimi zaman bir görev gibi, kimi zaman vakit doldurmak için, kimi zaman sırf “bıraktı,vazgeçti” demesinler diye, kimi zaman kafa boşaltmak için, kimi zaman stres atmak için kısacası hayatımda ne yaşıyorsam o hislerle tatami üzerindeydim.. Bazen mutsuzluklarımdan kafam durdu, odaklanamadım, nefesim bile yetmedi bir çalışmayı tamamlamaya.. Bazen enerjim fazla geldi, kendimi bile şaşırttım, nefes nefese kalsam da inat ettim.. Aynı teknikleri çok çalıştım, tam öğrendim ben dediğim anda yine yapamadım. Aslında hep savaş halindeydim tatami üzerinde, ne de olsa savaş sanatı değil mi bu? Ya düzgün saldırmadı, düzgün düşemedi diye karşımdakini suçladım yada “nasıl hala tekniği düzgün yapamam ben” diye kendime kızdım.. Korktum yanlış düşmekten, sakatlanmaktan, canımın yanmasından.. Bahaneler yarattım kendime.. Hep bir sebep ve bir suçlu aradım.. Korktum yapamamış olmaktan, yapamadı denmesinden, başarısız olarak değerlendirilmekten.. Aslında hep savaş halindeydim tatami üzerinde, KENDİMLE... Kendimle yüzleşmekten, hatalarımı kabul etmekten korkarak yaşamaya çalıştım bunca sene, hem Aikido yaparken, hem hayata devam ederken.. Ve korktuğum hemen herşey gerçek oldu..
İşte bizi erkeklerle aynı yapan en önemli şey, her yerde, insan olmanın bir parçası.. Şekli ve şiddeti farklı olsa da arkasındaki sebepler hep benzer olmuş tepkilerimizin: Vazgeçmek ve vazgeçilmekten korkmak; kontrol edememekten, başarısız olmaktan, hata yapmaktan, hata yaptığını kabul etmekten, özür dilemekten korkmak.. Sebebi ne olursa olsun, bizi huzursuz olduğumuz yerden kurtulmaktan alıkoyan şey korkmak.. Vazgeçtiğimiz mutsuzluklardan daha da mutsuz olmaktan korkmak.. Yani dışa vurumu ne olursa olsun, hep insanın içinde varolan şey korkmak.. Nerede olduğumuz önemli değil, okulda, işte, evde, dojoda, hep içimizde taşıdığımız şey “korkmak”..
Tüm zayıflıklarımızı kabullendiğimizde, değiştiremediğimiz şeyleri olduğu gibi sevebildiğimizde, severken karşılık beklemediğimizde; işte o an daha güçlüyüz aslında çünkü korkularımızın üzerine gitmeyi başarıyoruz, ve işte insan olmanın en büyük farkı da bu, tüm diğer canlılardan. Fark edebilmek ve değişebilmek, değişmeyi İSTEMEK.. Ancak bu şekilde barış imzalayabiliyoruz aklımız ve kalbimizle, bu şekilde uyum içinde yaşayabiliyoruz etrafımızdakilerle.. Karşımızdakinin KİM olduğu, ne renk kuşağı olduğu, hangi derecede olduğu önemli olmadan, birileri bizi izliyor mu, hatalarımızı görüyor mu diye düşünmeden çalışıyoruz aikidoyu.. Yalnızca kendimiz oluyoruz dojoda, YALNIZ başımıza, insanı özgür kılan bir yalnızlık bu.. O zaman çalıştığımız teknik aynı olsa da içine kattığımız ruh bambaşka oluyor, tüm hayatımızla, hayattan tüm öğrendiklerimizle çalışıyoruz.. Egomuzdan kurtulamasak da kontrol etmeye, hayata dair tüm önyargıları, insan vücudunun girebildiği şekilleri görürken kırmaya çalışıyoruz... Ama önyargıları kırarken DEĞER yargılarımızı kaybetmiyoruz.. Zarar vermiyoruz değiştiremediğimiz hiçbir şeye.. Hayatımızdaki her şey, aikido da dahil iç içe geçiyor ve bütünleşiyor artık.. Ve biz kendimizi farklı yerlerde değil, bir bütün içinde arıyoruz, kendimizden başka kimseyi değiştirmeye çalışmadan, kadın ya da erkek olduğumuzu önemsemeden, birer insan olarak..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder